26 Aralık 2012 Çarşamba

Anladım ki Bütün Anneler...

Dün ve bugün bebikimizin alınacak eksikleri ile ilgili gezmeye devam ettik...ve girdiğimiz mağazalardan çıkardığım sonuç şu :  Bütün Anneler çok çok çok yardımsever...

Sen orada bu mu daha iyidir şunu mu kullansam, o işe yarar mı , bu gerekli mi diye kara kara düşünüp seçim yapmaya çalışırken zamanında kendisi de aynı şeyleri yaşamış annelerimiz bize o kadar yardımcı oldular ki anlatamam... Tecrübelerini, nelere gereksinim olup neleri gereksiz yere aldıklarını hemencecik bizimle paylaştılar... Bir de hani uzun uzun anlattılar...Zamanları yokmuş aceleleri varmış gibi hiç davranmadılar... Buradan hepsine çok çok çok teşekkür etmek istedim...

Bebek mağazalarına gidiyorsan ve ilk bebikinizi bekliyorsan korkma...Orada sana yardım edecek pek çok anne bulabilirsin...

:)

22 Aralık 2012 Cumartesi

Biyologların Çalışma Alanları


İsteyerek ya da kaderin bir cilvesi olarak Biyoloji Bölümüne girmiş olan adaylar her üniversite öğrencisi gibi biraz da belki diğerlerinden daha fazla “ben mezun olunca ne iş yaparım” diye düşünecektir. Aslında Biyolog olmak Türkiye şartlarında pek çok kişinin gözünde baştan işsiz olmak anlamına gelir… Ancak durum hiç de öyle sanıldığı gibi vahim değildir. Türkiye şartlarında dahi Biyologlar için oldukça fazla iş olanağı bulunmaktadır. Yeter ki gerekli donanımı edinip biraz da iş olanaklarına karşı gözü açık ol…
Bilindiği gibi Biyoloji bölümü mezunları “biyolog” unvanı alırlar. Biyologlar, aşağıdaki resmi ve özel kuruluşlarda iş olanaklarına sahiptirler:
  • Devlet ve özel hastane laboratuarları, özel tıbbi tahlil ve test laboratuarları,
  • Bakanlıklar ve bunlara bağlı kuruluşlar
  • Büyükşehir ve İlçe Belediyeleri,
  • İlaç firmaları,
  • Tıbbi / bilimsel araç-gereç satan firmalar,
  •  Gıda üretimi için yasal izni olan şirketler (gıda kontrolörü olarak),
  •  Çevre danışmanlığı sağlayan kuruluşlar,
  • Şu an (Aralık 2005) geçerli olan düzenlemeler itibariyle 1-1.5 yıllık tezsiz yüksek lisans eğitimi (formasyon) alarak Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı özel ve devlet okullarında biyoloji öğretmenliği,
  • Yurt içinde ve yurt dışında Araştırma Görevliliği.


Biraz da bunları açalım bakalım biyolog olarak ne gibi işlerde çalışabilirsin…

Araştırma görevlisi ve uzman biyolog olarak yurtiçi ve yurtdışı üniversite ve enstitülerde; ayrıca tıp ve eczacılık fakültelerinde çalışma olanakları bulunmaktadır.

Özel ya da devlet olsun bütün sağlık hizmetleri veren kurum ve kuruluşlarda her türlü tıbbi analizlerin yapılmasında, tıbbi araştırma ve destek ünitelerinde, kan bankalarında çalışabilirsin..

Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama yapan çevre danışmanlığı sağlayan kuruluşlarda uzman olarak çalışabilirler. Ancak bunun için ÇED (Çevre Etkileşim ve Değerlendirme) Yeterlilik Sertifikasına sahip olmak gereklidir. Bu sertifika da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından firmalar aracılığı ile katılan kişilere belli bir eğitim sürecinden sonra verilmektedir. Detaylarını Bakanlık sayfasından elde edebilirsin.



Biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde araştırmacı olarak çalışabilirsin.. Türkiye’ de artık araştırma ve geliştirme faaliyetlerine oldukça önem verilmektedir. Devlet, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve TUBİTAK aracılığı ile özel şirketlere araştırma faaliyetleri için çeşitli destekler sağlamaktadır. Dolayısı ile yurtiçi ve yurtdışında tıbbi analizlerde  ve araştırma faaliyetlerinde kullanılacak kitlerin ve cihazların üretimi için elemana gereksinim oluşmaktadır. Bu tarz çalışmalar yapan firmaların en çok gereksinim duydukları elemanlar ise biyologlardır. Bu firmalarda da iş olanakları oldukça fazladır.

Hidrobiyoloji ve Su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde bulunan firma ve kuruluşlarda, ayrıca arıtma tesislerinde biyolog olarak görev alabilirsin.

Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Çevre Koruma alanlarında biyoçeşitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, ayrıca hayvanat bahçelerinde, yaban hayvanı rehabilitasyon ve barındırma tesislerinde ve petshop işletmelerinde biyologlara gereksinim duyulmaktadır.

Tezsiz yüksek lisans yapıp özel ve kamu okullarında ve dershanelerde öğretmenlik yapabilme olanağına da sahipsin. Ayrıca biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri (kitap ve soru bankacılığı vs..) ve biyoloji programlarının geliştirilmesi ile ilgili çalışmalar yürüten firmalarda çalışabilirsin.

Tarım ve ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde, bakanlıklara bağlı gıda kontrol laboratuarları ya da özel gıda kontrol laboratuarlarında, biyolojik ürünlerle ilgili standartların belirlenmesinde çalışan kurum ve kuruluşlarda (TSE ya da özel kurumlarda) yine biyologlara gereksinim duyulmaktadır.

Kriminoloji Laboratuarları ve Adli Tıp Laboratuarları da azımsanmayacak kadar çok biyolog çalıştırmaktadırl.

Şaşırabilirsin ama Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ na Gümrük Biyolog 'u olarak da biyologlar istihdam edilmektedir.


İlaç ve hammaddelerinin, kozmetik ürünlerinin üretimi, kalite kontrolü, araştırma ve geliştirme çalışmalarında faaliyet gösteren firmalarda çalışma olanağın oldukça fazla.

Pest ve Vektör canlıların kontrolüne yönelik faaliyetlerde, yerleşkelerdeki haşere mücadelesinin planlanması ve yürütülmesinde faaliyet gösteren özel şirketlerde çalışabilirsin.

Nükleer tesisler ve radyasyon kullanılan işletmelerde biyolog istihdam etmektedir.


Yurtiçi ve yurtdışı arboretumlar, botanik bahçeleri, yabani bitki türlerinin depolandığı ve işlendiği merkezlerde çalışabilirsin..

Görüldüğü gibi o kadar da geleceği için korkulacak bir meslek değil biyologluk. Aslında diğer mesleklere göre önü de oldukça açık. Yine de ülkemizde yurtdışındaki kadar önemsenen ve değer verilen konumuna henüz ulaşamadı. Ayrıca oldukça fazla biyoloji bölümü olup bu bölümlerin de gereksinimden fazla biyolog mezun etmesi de bir başka dezavantajı.. Yine de ben biyolog olmaktan gurur duyuyorum ve okuduğum bölümden de hiç pişman değilim. Sen de sev bölümünü bak önüne ne güzel fırsatlar çıkıyor…

Detaylı bilgi almak istersen soruların için bana yazabilirsin… Elimden geldiği, bilgim ve tecrübem dahilinde sana yardımcı olurum…

Byee….

19 Aralık 2012 Çarşamba

Yağmurun Anımsattıkları

Dışarıda nasıl bir yağmur var anlatamam...Gecenin sessizliğinde cama vuran yağmur damlaları değil, yağmur topları sanki... Evdeki ışık hafif loş, dışarıdan da sokak lambasının ışığı evin içine vurunca yağmur sesi ile oldukça romantik bir ortam oluştu.... Aklıma da lise ve üniversite yıllarım geldi...

O zamanlar odamda sadece masa lambamın ışığı ile kitap okurken mavi radyo dinlerdim...Klasik döndürdükleri belli başlı şarkılar vardı... Aynı şarkıları bıkmadan usanmadan her gece dinlemek hiç de sıkıcı olmazdı... O zamanların şarkıları daha bir gerçek daha bir kalıcı oluyordu bence... Kaldı ki bugün ev hanımlığımın haliyle saçma sapan kanal gezerken Saba Tümer in konuğu olarak Çelik' e rastladım. Evet ya 90'ları yaşayanlar bilir. İzel-Çelik-Ercan' ın Çelik 'i...Nasıl da keyifle dinledim eski şarkılarını...Yeni albüm yapmış hem eski parçalarından cover hem de yeni parçalar...Gözlerim doldu Hercai' yi dinlerken...nasıl da güzel sözleri var o şarkının....

Yine yaptım nostaljimi.. Bana yetti...Sana da yetmiştir umarım...Kaldı ki 90'lar yazısı yazmayacağım :)

Sevgiler;

18 Aralık 2012 Salı

Mitolojik Öyküler ve Bilgiler-Episode II

Mitolojik öyküler yazımızın ikinci kısmına geldik...

Kadın ve Tufan, Hesiodos-İşler ve Günler

 Prometheus' tan sonra Zeus erkekleri onun suç ortaklarını cezalandırır : Onlar için kadını; şu kötülük kaynağını yaratır...

Pandora'nın Yaratılışı

Zeus Tanrıça görünümlü o güzel bedeni topraktan su ile yoğurmasını ve çekici kılmasını Hephaistos' a buyurur. Athena bedeni uyumlu olarak süsler, Afrodit yüzüne zerafet ve dayanılmaz arzu serper, ulak Hermes ise ona şeytani bir zeka ve kandırma yetisi üfler. Konuşma yetisi de verir.

Hermes ona Pandora, bütün tanrılardan armağan adını verir. Pandora' ya kapalı bir küp armağan ederek kendisini Epimetheus' a götürür. Kardeşi Prometheus, Zeus' tan hiçbir armağan almaması konusunda Epimetheus' u boşuna uyarmıştır. Epimetheus Pandora' nın çekiciliğine karşı koyamaz. Pandora küpü açar ve "yıkıcı kötülükleri kaçırıverir"...




Acılar, yorgunluklar, ağrılı hastalıklar ölüm getirerek yeryüzüne yayılır. Sadece "UMUT" küpün içinde kalır. İnsan soyu çoğalır ve kötülük de beraberinde çoğalır. Servet edinme hırsa savaşları kışkırtır. İnsanlar Tanrılar' dan yüz çevirir. Buna istinaden Zeus insan türünü suyla yok etmeye karar verir ve: "ıslak kanatlı yelleri salar ortaya"...


Pınarlarla ırmaklar amansız bir hızla ağaçları, sürüleri, insanları,evleri sürükler...



Deniz denize eklenir. Nihayet Tanrı yatışınca bir kayıktaki kadın ve erkeği fark eder. Prometheus' un oğlu Deukalion' u ve Epimetheus ile Pandora'nın kızı Pyrrha' yı tanır: iki günahsız Tanrı'lara tapan...



Onları su yüzünde görünür tek dağ olan Parnesos' a yönlendirir. İkisi de Tanrılara şükreder. Themis onlara annelerinin kemiklerini omuzlarının üstünden atmalarını söyler. Deukalion bu sözlerden amacın, her şeyin anası olan Yer' in kemikleri yani taşlar olduğunu anlar. Kendisinin attığı çakıllardan erkekler, Pyrrha'nınkilerden de kadınlar türer. Böylece yeni bir insan soyu doğar...



Kaynak : Yunan ve Roma Mitolojisi- Colette Estin,Helene Laporte- Tubitak Yayınları

15 Aralık 2012 Cumartesi

El Emeği

Yeni bir site keşfettim... Çok heyecanlandım...Paylaşmadan edemeyeceğim. Çünkü o kadar hoşuma gitti ki herkes bilsin istedim... Ne de olsa bütün site el emeği göz nuru yapımların satıldığı bir yer... Keşfedilmesi gerekiyor diye düşünüyorum...

Satın alın kategorisi var ve orada en çok hoşuma giden şey de rengarenk bölümü... Çünkü seçtiğiniz renkteki bütün ürünleri gösteriyor size ve sen de o renkteki çeşitli tasarım ürünlerini inceleyebiliyorsun...

En azından bir ziyaret etmenizde yarar olduğunu düşünüyorum....

Site : Emek Sensin


Mitolojik Öyküler ve Bilgiler-Episode I

Şeker mi şeker dünya tatlısı küçük kuzenimin isteği üzerine birazcık da buralardan mitolojik öyküler paylaşmaya karar verdim. Biraz benim eski kaynaklarım ama sanırım daha çok sevgili eşimin derin mitoloji bilgisini elde ettiği kitapları bana bu konuda yardımcı olacaktır... Öyküleri elde ettiğim kaynakları senle paylaşacağım... Böylece daha da detaya inmek istersen sana yardımcı olacaktır..

Hadi bakalım başlayalım...

Evrenin Yaradılışı-Hesiodos, Theogonia

Doğrusu, başlangıçta sonsuz Uçurum (Kaos) vardı, sonra da Yer (Gaia) ve Aşk (Eros)... Gaia yıldızlı Gök'ü, Uranos'u doğurdu, kendisine eşit ve kendisini tamamen kaplayacak biçimde.

Gaia'nın Uranos'la birlikteliğinden altı erkek yani Titanlar, altı kız yani Titanidler,tek gözlü Kikloplar, yüz kollu Hekatonkheirler doğdu.

Bunlar öz babalarınca sevilmediler. Çocuklardan biri doğunca Uranos onu Gaia'nın derinliklerine gömüyor ve huzur duyuyordu. Oysa Gaia inildiyordu. Buna istinaden Gaia bir kurnazlık tasarladı ve çocuklarını ayaklanmaya teşvik etti...

Kronos-elinde tırpanla
Korku bütün çocukları sardı. Bir tek Kronos annesine yardım edeceğini söyledi. Annesinin bağcı bıçağı ile babasının cinsel organını kesti ve denize attı. Ölümsüz tohumdan Afrodit ("köpükten doğmuş" anlamına gelir) doğdu. Kronos erkek ve kız kardeşlerini Gaia' nın derinliklerinden kurtardı. Uranos' un yarasının kanından da Erinyalar ve Devler doğdu...

Ek Bilgiler :
  • Evrenin temel güçlerinden biri olan Eros daha sonraları Afrodit ve Ares' in oğlu ve annesinin insanların arasındaki habercisi sayılmıştır.
  • Kronos mitolojik kaynakların bir çoğunda Zeus ve Hera'nın babası olarak geçer.

Kaynak : Yunan ve Roma Mitolojisi- Colette Estin,Helene Laporte- Tubitak Yayınları

13 Aralık 2012 Perşembe

Şarabın Tarihçesi


Nereden çıktı şimdi bu diyebilirsin…Anılarım depreşti diyelim. :)

Geçen gün internette takılırken birkaç yazı ilişti gözüme birkaç da reklam… Sonra üniversitede “endüstriyel mikrobiyoloji” dersinde gittiğimiz iki fabrika gezisi geldi aklıma… Türkiye’ nin en meşhur bira fabrikalarından biri ve Türkiye’ nin en meşhur şarap fabrikalarından biri… İkisinde de çok farklı şekillerde ağırlandık…Bir tanesi soğuk ve resmi bir tanesi ise oldukça sıcak ve samimi… Bir tanesinde çalışan erkeklerin %90’ ı göbekli, bir tanesinde çalışan erkeklerin hepsi slim gibi :) Ooo daha anlatacak çok şey var ama bu gezi yazımı başka zamana bırakacağım. Çünkü oldukça keyifli anlar geçirdiğim bu geziyi bambaşka bir modda anlatmak isterim.


Gelelim şarabın tarihçesine… Şarap anlatmaya başlamadan önce Dionysos’ la başlamak gerek…Eee ne de olsa Bağ Bozumu Tanrısı’dır ve ilk şarabı kendisinin yaptığı düşünülmektedir. Şarap üretilen pek çok yerde de adına rastlamak mümkündür. Zeus ile Semele’ nin oğlu…On iki Yunan tanrısından biri… Her zamanki gibi Zeus bir yasak aşk yaşar. Karısı Hera Semele’ yi kıskanır. Yaşlı bir kadın kılığına girer ve Semele ’ye Zeus’ un ona güçlerini göstermesini söylemesini söyler. Zeus gücünü gösterirken Semele yanar ve karnındaki yedi aylık bebeğini düşürür. Zeus bebeği kurtarır ve baldırında saklar. Daha sonra Tanrı Dionysos Zeus’un baldırından doğar. Sembolü olan asma ağacı gibi ölüp yeniden doğar, haz ve acı arasında iki uçta gider gelir. Bu yüzden psikiyatride manik depresif duygu durumunu temsil eder.

İlk şarabın ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Asmanın doğal olarak yetiştiği herhangi bir yerde ve ortamda oluşmuş olabilir. Arkeologlar, kazılarda bulunan üzüm posalarından üzümün doğal veya düzenli ekim ürünü olup olmadığını anlayabilmektedir. Kafkasya bölgesinde bulunan düzenli ekime ait ilk izler M.Ö. 7000 yıllarına kadar uzanmaktadır.
  
Şarabın en çok etkilediği medeniyetler eski Yunan ve Roma medeniyetleri, Mısırlılar ve Babillilerdir. Eski Mısır’da duvarlarda şarap resimlerine rastlanmış, hatta şarap listeleri bulunmuştur. Mısırlıların daha da ileri giderek ilk üzüm bağları, üreticileri, bağbozumu ve şarap etiketleri hakkında kayıt tuttukları belgeler bulunmuştur. Şarap dükkanlarının işletilmesi üzerine ilk yasaları da Babilliler çıkartmışlardır.

Yunanistan’da aristokrasinin yükselişi döneminde ekonomik faaliyetler arasında en belirgin olanı şarap üretimi ve ticaretidir. Bu dönemde aristokratların büyük çiftliklerde şarap ve zeytinyağı üretimine başlamaları, köylü sınıfına göre zenginleşmelerine yol açmıştır. Deniz ticaretinin de önde gelen toplumlarından olan Yunanlılar ve özellikle Finikeliler, bağcılık kültürünü Akdeniz’in batısına (Kuzeybatı Afrika, Sicilya, Güney İtalya, İspanya ve Fransa) taşımış ve ilk bağlar M.Ö. 500 yıllarında Güney Fransa’ya yerleşen Yunanlı göçmenler tarafından kurulmuştur.  Ancak bağcılığın gelişmesine Romalılar damgasını vurmuştur. Bundan dolayı Heredot, İtalya’ya şarap memleketi (öntoria) adını vermiştir. 

Roma İmparatorluğu’nun genişlemesiyle birlikte bağcılık Almanya’nın Ren Vadisi’ne ulaşmış, imparatorluğun çöküşü ile birlikte şarap ticaretinde önemli bir gerileme yaşanmış, ama bu dönemde bütün Avrupa’da hızla yayılmakta olan Hıristiyanlığın etkisi ile şarap ticareti yeniden gelişme göstermiştir. M.S. 500-1000 yılları arasında (orta çağ) bağcılık ve şarapçılık manastırların himayesinde gelişimini sürdürmüştür. Pek çok savaş ve kıtlık geçirmesine rağmen bağcılık, Avrupa'daki önemini ve gelişimini günümüze kadar sürdürmüştür.



Anadolu’ da çıktığı var sayılan bağcılık kültürünün şu an Fransa ve İtalya’ da oldukça yaygın olarak yapıldığını hatta buralarda özel üretim köylerinin olduğunu hepimiz biliyoruz. Yine de uluslararası piyasalarda Türk şaraplarının kalite ve değer üstünlüğü kabul edilmiştir. Dünyanın 5. büyük bağcı devleti olan ülkemiz, şarap festivallerinde kazandığı altın madalyalarla da kendini kanıtlamıştır. 

Şarabın sağlık açısından da pek çok kanıtlanmış yararı bulunmaktadır. Ama bunlar da başka bir yazı konusu… Şimdilik dalda durmayan üzümü fermante edip afiyetle içelim. Sen tabakta da alabilirsin ben bardakta tercih ederim J

Sevgiler…

Kaynaklar :
http://www.diren.com.tr/WineCulture.aspx?ID=1


11 Aralık 2012 Salı

Çocuk Gelişimi ve Okumak



Bu aralar haleti ruhiyem dolayısı ile çocuk yetiştirmekle ilgili kitaplar okuyorum. Anlayacağın hamileliğimin ilk dönemlerinde aldığım ve hamileliğim süresince okurum dediğim o müthiş kitaplar olduğu gibi kütüphanemizde duruyor... Açıkçası kreşte bir seri kitap daha çok ilgimi çekti. Morpa Kültür Yayınları' nın çocuk gelişimi ve eğitimi ile ilgili konusunda uzman kişilerin yazmış olduğu kitap serisine "Bir Aile Olmak" kitabı ile başladım. Şu an ise "Ailede İletişim" ile ilgili bir kitap okuyorum. Seri oldukça ilgimi çektiğinden sırası ile bütün kitapları bitirmeyi düşünüyorum. İlgilenenlerin ve özellikle anne ve babaların bu serileri ve buna benzer serileri okumasını şiddetle salık veririm... Elbetteki çocuğunuzu kitaba uygun yetiştiremeyeceksiniz, ama dikkat edilmesi gereken, feyzalınması gereken o kadar çok detay bulacaksınız ki... Yalnız sadece annelerin değil babaların da okuması gereken kitaplar bunlar. Çünkü en ilgisiz baba bile çocuğun gelişiminde farkında olsun olmasın rol üstleniyor. Kolayca da okunabilir olmaları, sıkılmadan bir çırpıda bitirebilecek olmanız bu kitaplara öcü muamelesi yapmanızı da engelleyecektir...




"Aman benim çocuk büyüdü" deyip geçmeyin yayın evinin her yaş çocuk-genç eğitimi için oldukça geniş yelpazede kitap seçeneği var...


Seride okuyacağım bir sonraki kitap "Gelişim ve Psikoloji"...Nasıl mutlu çocuk yetiştirilir konusuna değiniyor. Eminim keyifli olacaktır. Böylece geriye kaldı 14 deyip, bir sıralama yapıp çocuğumun gelişimine paralel diğer kitapları da okuyabilirim.

Kitap okumak bir yana ebeveyn olmayı da öğrenmek o kadar önemli bir olgu ki... Geçen gün bir arkadaşım anlatmıştı. Bir akrabası çocuklarının hiperaktif olduğu düşüncesi ile bir pedagoga başvurmuşlar. Pedagog çocuk ve ailesi ile görüştükten sonra "çocuğunuzda bir sorun yok, sizin anne ve baba olma sorunlarınız var, çocuğun değil sizin yardıma ihtiyacınız var" demiş. Kabullenmesi zor bir durum olsa da şu an toplumumuzda gerçekten de en önemli sorun anne-baba olmak... Bazıları bu işi gerçekten oldukça abartıyor, bazıları ise çocuğu yapıp bir köşeye koyuyor... Dengeyi bulmak da zor. Ama bence çocuğu verilmesi gereken en önemli eğitim "insan olmayı öğretmek" olmalı. İnsan olmayı öğretebildikten sonra her şey rahatlıkla öğretilir. Zaten o dakikadan sonra çocuk kendisi alır ne alması gerektiğini....

Hadi kitap okumaya geri dönelim...

Bye :)


Kış mı Geldi Ne??



Bir arkadaşım Ankara' ya ilk kar düştüğünde Facebook tan "Ankara' da 3G devri başladı: GAR-GIŞ-GIYAMET" diye paylaşmış. Bütün gün aklıma geldikçe güldüm. Gerçek Ankara' lılar gerçekten de arada K leri G ye bağlar hemen... Bunu bilmek bile insanı keyiflendiriyor. 


Bugün de Gış ve Gıyamet kısmını yaşadık akşam saatlerinde. Konya yolundaki trafik için ben sayın Gökçek in ne zaman Konya Yoluna bir "üstten paralel yol" yapacağını merak ediyorum :) düşünsene çift katlı ana yol...Buradaki yukarıdakiler de Temel fıkrasındaki gibi "Allah' a Emanet" e bağlarlar mı o kısmı bilemem tabii ki....


Neyse ki günüm o kadar güzel geçmişti ki trafik fal vız geldi tırıs gitti. Kreşte miniklerle zaman geçirdim ve yeniden çocuk aşkım kabardı... Allah' tan 3 ay sonra bende de bir adet olacak :)

Cemre düşürecek benim kızım tam şubat sonu mart başı gelecek dünyaya... Bakalım geliş havası nasıl olacak??? :) Yağmura mı kara mı yoksa güneşe mi gelecek? Merak konusu...En azından benim için :)

9 Aralık 2012 Pazar

Kızımın Bağımsızlık İlanı

Nazar değer diye büyüklerimin çok da anlatmam taraftarı olmadıkları gebelik sürecimdeki bazı gelişmeleri ben heyecanımı paylaşmak adına sokaktan geçen herkese anlatmak istiyorum. İyi mi yapıyorum kötü mü bilemiyorum ama çok keyifli zamanlar anlatmadan da geçemeyeceğim...

Artık 28. Hafta içerisinde olan miniğim zaten uzun zamandır oldukça hareketliydi. Etraftaki seslere duyarlılık gösterdiğini fark ettik. Ancak son bir kaç haftadır bulunduğu mekanın bütün nimetlerinden yararlanmaya çalışıyor.. Artık içeride parti mi veriyor çevresindeki organları tanıma çabası içerisine mi girdi bilemiyorum ama o hareketlendiğinde dışarıdan bakan bir kişi karnımın Meksika Dalgası yaptığını rahatlıkla fark edebiliyor. Biz de her akşam kızımızın bağımsızlık ilanını kahkahalarla takip ediyoruz. İnsanın göbeğinin kendisinden bağımsız hareket etmesi çok garip bir duyguymuş... Hamile kalmadan önce bunu bu kadar sevinç ve sevgiyle karşılamam pek de mümkün değildi doğrusu...Çocuklara öcü gözüyle bakan ben şimdi nasıl bir öcü ile karşılaşacağım diye sevinç ve sabırsızlık hissiyatları içerisindeyim...

İsteyen herkesin bu duyguları tatması dileğiyle :)

8 Aralık 2012 Cumartesi

Otobüs Maceraları-Episode I






En sevdiğim şeylerden biri şehir içinde otobüs ile seyahat etmek. Aracı sen kullanmıyorsun ya istediğini yapabilirsin...Kitap oku, uyu, dergi-gazete oku, müzik dinle, yazı yaz vs...En keyiflisi uyumak oluyor zaten. O kısacık sürede kısacık kestirmek ilaç gibi geliyor insana... Ama ben bu aralar uyumak ya da kitap okumak yerine diğer yolcuları izliyorum. İnan komedi dizisinden farksız, dramdan daha acıklı oluyor.

Ankara' da yaşayanlar bilir: Sabah saat 10:00 sonrası belediye otobüsleri 65 yaş ve üzeri için ücretsiz oluyor. Dolayısı ile sevgili olgun dede ve ninelerimiz otobüslere binmeyi bu saatten sonra tercih ediyorlar. Kimi işi olduğu için kimi ise inan keyif için biniyor otobüse... Arkadaşları var örneğin sohbet muhabbet gidiyorlar, sonra bir yer de iniyorlar tekrar geri dönüyorlar bazıları da bir durakta inip başka duraktan başka bir otobüse binip şehir turu yapıyor. Keyif mi dersin? Bence keyif J



Oturduğum semt itibari ile de yaş almış olgun insan profili oldukça fazla... Haliyle kreşe derse gidip gelirken onlarla aynı otobüsü paylaşmam da kaçınılmaz oluyor. İnan öyle eğlenceliler ki; kendi kendime gülüyor sonra da bunu fark ederler de kızarlar diye utanıyorum.

Bütün bir yol boyunca söylenecek o kadar çok şey buluyorlar ki şaşarsın... Melih Gökçek' in kaldıracağım 
deyip de bir türlü kaldıramadığı araba galerilerine, asfaltlara, bir önceki otobüs şoförünün ücretsiz saate 5 dk kalmasına rağmen ücretsiz olarak kendilerini otobüse almamasına, hızlı araç kullanan diğer araç sürücülerine, havanın sıcak ya da soğuk oluşuna buna bağlı olarak da otobüste klima ya da kalorifer çalışmasının gerekliliklerine, şoförün durağı 1-2 metre geçmesine vs....Geçen gün amcalardan bir tanesi söylenmekten bir tık ileri giderek oturduğu rahat koltuğundan kalkıp yürümesine yardımcı olan bastonunu otobüsün içinden yola araç çekmek suretiyle yolu tıkamış bir kaç galerici üstüne doğru salladı. bu arada bağırıp çağırmayı ve onların duyarsızlığına olan kızgınlığını sözcüklerle ifade etmeyi de ihmal etmedi. Şoför kapıyı açsa bastonu adamların kafasına vuracaktı J  Bir de öyle sevimliydi ki anlatamam...


Bazen en komik olaylar da birbirlerine yer vermeye çalışmaları oluyor elbet... Bir gün teyzelerden bir tanesi kendisine yer veren amcayı dövüverecekti neredeyse...Amcam Zaten genç görünmek için sakalı bıyığı sinek kaydı tıraş etmiş. Kafasında kalan son bir kaç tel saçını boyamış, üstüne de jilet gibi bir takım elbise çekip belli ki genç ve yakışıklı haliyle dolanmaya çıkmış. Belki Ulus' ta bir pastanede bir çay içip geri dönecek. Teyzem bindi otobüse ee otobüs oldukça dolu. Koltuklarda da zaten hep 65 yaş üstü... Teyzem alış veriş de yapmış eller dolu. O da 65 yaş üstü, yaş almış olgun kadınlardan ama saçlar yapılı, makyajsız çıkmam abi modu var ve de şık modern giyimli. Bizim jilet amca kendisine yer verince bastı yaygarayı J  " beyefendi ben sizden daha gencim neden bana yer veriyorsunuz?" diye... Haliyle ben de bastım kahkahayı diğer otobüs yolcuları ile beraber. O kadar doğaldı ki teyzemin amcama kızışı. hayatım boyunca unutamayacağı bir sahneydi...

İnsan keyif alıyor onlarla yolculuk yapmaktan. Bazen sohbet de ediyoruz. Akıl verirler, akıl alırlar, torunlarını- çocuklarını anlatırlar, kendilerince doğru olmayan işleyişe karşı söylenirler, eskilerden söz ederler... Keyifli bir 20-30 dk geçirtirler sana...Ama elbette ki onlarla yolculuk etmekten benim kadar keyif almayan insan görünümlü yaratıklar da çıkmıyor değil...Geçen gün bu yaratıklar dan bir tanesine Ally McBeal misali hayalimde bir şiddet eğilimi gösterdim. Telefonu ile konuşan otobüs şoförümüz konuştuğu kişinin zannımca "ne yapıyorsun?" sorusuna "ne yapayım ceset taşıyorum" diye yanıt verdi. İşte o an Ally McBeal duygularım devreye girip direksiyona bu lafı eden insan görünümlü yaratığın kafasını birkaç kez vurdum. Kendisinin de bir gün "ceset" dediği bu insanlarla aynı yaşlara gelebileceğini düşünemeyen şoföre "sen hızlı yaşayıp genç öleceksin sanırım" dedim otobüsten inerken... Korteks yoksunu beyni bunu ne kadar algıladı o kısmı bilemiyorum ancak benim de içimde kalmadı...

Ton ton yanaklı sevgili yol arkadaşlarımın hepsinin ellerinden öpüp yanaklarını sıkıştırıyorum. Hayata bu kadar bağlı olmanız bizlere ders olsun...

Sevgiyle Kal...      

7 Aralık 2012 Cuma

Ergonomik Yazı Yazma

Yeni kalemler yeni defterler yazmaya heves ettiriyor insanı. Otuz yaşına gelmiş biri olarak hala değişik kalem ve defterlere bu kadar ilgi duymam acayip mi acaba???J
Geçenlerde kuzenlerimle bir seminere katılmıştım. Dünyaca ünlü bir firmanın hem yeni ürünlerini tanıttığı hem de çocuklardaki el yazısı gelişimini anlattığı bir seminerdi. El yazısının yani yazmanın tekrarla öğrenileceği aslında ilk zamanlar bir kopyalamadan ibaret olduğu bunun ancak yaş ilerledikçe karakteristikleştiğini hatta parmak izi gibi olduğu anlatıldı. Yazı yazarken güzel yazma gibi kaygılarımız olursa hızlı yazamayacağımızı anlattı Profesör. En ilginç kısım ise eğer küçük yazı yazarsak yavaşladığımızı, harfleri ne kadar iri yazarsak o kadar hızlı yazabileceğimizi belirtti. Ayrıca harfleri nasıl yazdığımızı takip edersek yazı yazma hızımız da yavaşlıyormuş. Seminerden sonra birkaç deneme yaptım. Gerçekten de öyle... Büyük yazdıkça hızlı yazdığımı  fark ettim. 
Seminerin yeni ürünler kısmı ise oldukça eğlenceliydi. Keza sağ ve sol eliyle yazanlar için yeni ergonomik kalemler tasarlamışlar. Hatta sağ ve sol el kullanıcıları için ayrı kalemtraşlar. Bu konu oldukça hoşuma gitti. Çünkü yeni yazmaya başlayan çocukların kalem tutuşları kendi ellerini oldukça rahatsız edici durumda. Çoğu kalemi düzgün tutabilmek ve düzgün yazabilmek adına oldukça sıkı bir tutuş yapmakta dolayısı ile de parmakları acımakta ve en sonunda da yorulan el-kol ve bileklerinden ötürü yazmayı reddetmekte. Kalemin ergonomik olması tutuş açısından oldukça rahatlatıcı. Elbette ki sol el kullanıcıları için ayrıca tasarlanmış modellerinin olması da çok başarılı bir çalışma...
Seminer sonrası kazancımız da işte bunları öğrenmek veee bir set kalem,defter   

6 Aralık 2012 Perşembe

şiddete bir de benden yorum olsun

Anne-çocuk Gazeteciliği Onlardan Sorulur!, Evde olmanın en kötü yanının gündüz televizyonda izlenecek bir şey bulamaman olduğuna karar verdim. Aaaa nasıl olmaz Seda var,Saba var neydi dur Müge var falan diyecek ev hanımları ama ben hanımların bu programları izlemesinin yapacak başka şey bulamamalarından kaynaklı olduğunu düşünmek istiyorum. Gerçekten severek izlenecek programlar değiller çünkü... ya da ben sıradan değilim. Ama geçen gün eşimle konuşmuştuk. Bizim evimize reyting cihazı koysalar şu an yayında olan bir çok program yayından kalkar, yayından kalkan bir çok program da top listede çıkar. Tabi ki bir de izlenen kanallarda çok fark olacak. 


Bence bu programlar kadınlara dayatılıyor. Kültür-sanat programı koydular da izlenmedi mi yani??? Ya da gezi programı olabilir ya da belgesel....



Bu aralar kadına şiddet tartışılıyor. Ama sanki anlatılanların-aktarılanların altında yatan asıl düşünce "sen acizsin, bak ben seni korumak için uğraşıyorum". Ama amaç bu olmamalı. Verilen bilinçaltı düşüncenin bu olmaması gerekiyor. Kadın aciz olmamalı. Çünkü kadına şiddetin nedeni kadın değil erkektir. Ama bu konuda da yine kadınlara kızıyorum ben. Erkekleri yetiştirenler de kadınlar aslında... "erkek oğlum, oğlumcum,oğlum oğlum" diye yetiştirilen erkekler kendilerini dünyadaki tek hakim sanıyorlar. Yanlış olan onları yetiştirme tarzımızda sanırım. Yani kadına şiddet tartışılırken kadına şiddet gördükten sonra ne yapması gerektiği değil, kendinden sonrakilerin şiddet görmemesi için nasıl bir evlat yetiştirmesi gerektiği öğretilmeli. Kadınlara "iyi insan yetiştirme" konusunda eğitim verilmeli. Kadın doğuştan anne içgüdüsü ile doğuyor zaten diye düşünmemek gerekiyor. Çocuğu emzirmek,gazını çıkartmak, uyutmak, altını değiştirmek yani temel gereksinimlerini karşılamak iyi evlat yetiştirmek anlamına gelmiyor. Kusura bakmayın ama bu kadarını doğadaki bütün hayvanlar yapıyor. Evlatlarınızın hayvansal güdülerden uzak limbik sistemiyle değil de korteksiyle yaşayan insanlar olmasını istiyorsanız önce sizlerin korteksinizle hareket eden insanlar olmanız gerekiyor.

Haber: Türk-Alman Kadınlar Kulübü'nden 'Kadına Şiddete Hayır' Kampanyası


Kadına şiddeti engellemek için kadınların değil erkeklerin bilinçlendirilmesi gerekiyor bence. Kadını bir meta olarak gören erkek ona her şeyi yapma hakkını da kendinde görebiliyor. Oysaki erkek ya da kadın cinsiyeti ne olursa olsun insan her zaman insandır. İkisinin de eşit yaşama hakkı ikisinin de eşit var olma hakkı vardır. Önce bunu kadının kabul etmesi  aslında içine sindirmesi gerekiyor. Aciz ve güçsüz, yardıma muhtaç olduğunu düşünen kadın zaten öyledir unutma.


Bu noktada kadınların ve erkeklerin içselleştirmeleri gereken bir şey de birbirlerine gereksinimleri olduğudur. Dikkatini çekerim birine değil, birbirlerine. Yani hem duyusal hem de cinsel gereksinimlerini karşılamak adına iki cins de birbirine muhtaçtır...(eşcinseller elbette ki bu tanımın dışındalar) Bunun için şartları zorlamanın anlamsızlığını kavramalı ve kısacık olan hayatı doyarak yaşamalı. Mutlu olmaya çalışmalı ve mutlu etmek için uğraşmalı...

Sevgiyle Kal...

5 Aralık 2012 Çarşamba

Kış hamilelerine özel 10 kural!

http://www.elmaelma.com/kis-hamilelerine-ozel-10-kural-2417f-p1.htm

İlham Perisi

Çok klasik olacak ama bir kalem bir de kağıt işte hepsi bu...Hani ilham perisi diyeceksin. Öyle bir peri yok! O peri her şey olabilir...Karnındaki minik bebik, sokaktaki yaşlı amca, kedileri arkadaş edinmiş çıngıraklı bir köpek, tek başına yapraksız dalda pinekleyen serçe, okul bahçesinde birbirine küfreden bebeler, benzin istasyonunda kendine bir türlü pompa beğenemeyen abla, başkalarının hayatlarını yaşamaya hevesli mağaza satıcısı, dünyasından çok ama çok memnun meydan simitçisi...Belki de en ilham vericisi O' dur. O simitçi, bu yaşam kavgasında, soğukta sabahtan akşama dışarıda simit satarken hala o kadar parıldayan gözler ve gülümseyen bir suratla bakabiliyorsa sana işte ilham alacağın peri O' dur.

Daha çok çıkmak gerek sokağa...İlham alacak daha çok insan görebilmek için...Her attığın adım bir öykü sokaklarda, her gördüğün yüz bir merak konusu....

Güzeldi bugün hava.. Tam dolaşılası...Biz de eşimle gezdik eski Ankara' yı. Biraz Ulus' u,biraz Çıkrıkçılar Yokuşu, biraz da kale etrafı-samanpazarını...Öğle yemeğini yediğimiz kafenin kapalı terasından Ankara manzarasını seyrederken çok da hüzünlendim aslında. Dışarıdan bakınca sadece büyük AVM ler kenti gibi görünüyor Ankara... Oysa otantik eşyalar satan dükkanları, otantik döşenmiş kafeleri, eski Ankara evleri arasında dolaşarak çok da antika bulabileceğiniz yerleri olan bir mekan Kale civarı... Ankara' da yaşayıp da buraların havasını solumamış olmak büyük kayıp bence... Ankara dışından bir misafiriniz gelirse "aman da şimdi biz nereye götüreceğiz bunları burada da gezilecek hiç bir yer yok" diye düşünme sakın....Anıtkabir, Hamamönü, Mogan Gölü, Gençlik Parkı, Samanpazarı, Ankara Kalesi var... AVM lerden çok daha iyi seçenekler...Ayrıca emin ol misafirlerin çok da memnun olacak...Hele bir de fotograf çekmeyi seviyorlarsa J 

Benim de ilham perim Kale' ydi bugün... Ama emin ol Kale' de ilham alacak o kadar yer var ki... bu aslında başlı başına bir yazı konusu... Ama bugün karar verdim. Kendi çektiğim fotograflarla "Bir Kale Macerası" yazısı yazacağım sana... Hem de en kısa zamanda... Dua et de hava hep böyle olsun...   J

Satranç-Stefan Zweig


Gece gece ne alaka diyeceksin…bence de..Ama birden aklıma düştü…Yine seneler önce okuduğum bir kitap… Burası da benim köşem ya, ne istersem paylaşacağım ya, sanki gazetenin cumartesi eklerinde “ne okunur arkadaş” bölümlerine yazıyormuşum gibi bir köşe oldu ama olsun… Ben beyazlarımı paylaşacaktım zaten. İşte beni ben yapan beyazlardan biri de okuduğum kitaplar elbette. Sen de oku, sen de keşfet bu beyazları isterim… Kendi ölmeden önce okunması gereken 100 kitap listemi oluşturuyorum sanki… O kadar iddialı değilim elbet. Ben edebiyat eleştirmeni değilim. Olmayı isterdim ama… değilim… o yüzden sadece sıradan vatandaş ne okur, ne sever onu paylaşayım ben de… belki hayatına bir renk getiririm… okuduğum ve paylaşmak istediğim o kadar çok kitap var ki; kızma bana…bu köşe elbette kitap tanıtım köşesi olmayacak ama dayanamıyorum… Artık paylaşımlarım daha sık olacağından aralarda kitap da olsa rahatsız etmeyeceğini düşünüyorum seni.. Ne dersin?? J

Hikaye New York'tan Buenos Aires'e yolculuk yapan bir deniz vapurunda yaşanır. Yolcu gemisinde yolcular arasında bulunan bir milyoner , dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’e , ücret karşılığı bir parti satranç oynamayı önerir. İlk partiyi beklendiği gibi rahatlıkla şampiyon kazanır. Yine kaybedilmekte olan rövanş partisinin ortasında, oyuna Dr. B. adında bir başka yolcu daha katılır ve oyun berabere biter. Bunun üzerine yolcular tarafından Czentovic ile Dr. B. arasında bir müsabaka organize edilir. . Müsabaka başlamadan Dr B. kitapta hikâyeyi anlatana satrancı nasıl öğrendiğini bildirir. Gestapo tarafından bir otel odasında aylarca hücre hapsine kapatılmışken, bir sorgulama öncesi bekletildiği odanın duvarında asılan montun cebindeki satranç kitabını çalmayı başarmıştır. Kitaptaki kaydedilmiş oyunları satranç tahtası olmadan kendi kafasında oynamaya baslar. Satranç hücrede sıkıntıdan çıldırmak üzere olan Dr. B'nin hayatını kurtarmıştır. Ancak zamanla ölü nokta dediği kitaptaki bütün oyunları ezbere öğrendikten sonra, kitabı çalmadan önce hücredeki sıkıntıdan yıprandığı konumuna tekrar düşer. Bunun üzerine kafasında yeni partiler icat eder ve şizofrenik tarzda partileri sinir krizi geçirene dek kendi kendine karşı oynamaya başlar. Tedavi edilir ve tedavinin ardından hapisten salıverilir. Dr.B gemide satranç şampiyonuna karşı ilk müsabakayı kazanır. 20 yıldır eline satranç taşı değmemiş Dr. B kendini olayın heyecanına kaptırır ve ikinci müsabakayı da kabul eder. Ancak bu sefer işler istediği gibi gitmeyecektir. İkinci müsabaka sırasında Czentovic, karşısındakinin zamanla huzursuzlaştığını fark edince özenle yavaş oynamaya başlar ve Dr.B’ yi ve gemidekileri müsabakada şaşırtıcı bir son bekler.

4 Aralık 2012 Salı

Serbest Atış

Şu an sadece yazmak istedim...Ne de olsa burası benim köşem. Ne paylaşmak ne anlatmak istiyorsam onu yazabilirim. İlla da bir şeyler yazmak için konu oluşturmak gerekmiyor. Benim gazetemde benim köşeme yazmak istedim. Serbest atış...
Karanlık ve boğucu bir gün var bugün Ankara' da...Sabah yağmurda yürümek çok keyifliydi; hava soğuk değildi, sonbahar havasıydı sanki...Kaldı ki sabahın çookk erken zamanlarında kar da yağdı. Ankara' da ilk kar...Ankara' yı seviyorum. Havasını, suyunu, havası gibi soğuk insanını. Belki bir gün de benim gözümden Ankara' yı anlatırım sana. Neden burası...

29 Kasım 2012 Perşembe

Okulöncesi Eğitimin Önemi


Son birkaç aydır toplumda eğitim sistemi ve eğitim konuları bu kadar gündem konusu iken benim de bu duruma rastlantısal olarak balıklama bir dalışım oldu. Tam da eğitim sisteminin değiştiğinin gündeme geldiği ve bunun tartışmalarının devam ettiği sırada benim de bir çocuğum olacağını öğrendim. Elbette ilk konuya müdahil oluşum böyle başladı… Bir iki ay sonra çok değer verdiğim çok sevdiğim ve önemsediğim 30 yıldır çocuk gelişimi konusunda çalışan “halam” dediğim annemin kuzeni bir gündüz bakım evi açtı. Ben de elimden geldiğince etüt kısmında çocuklara fen ve teknoloji derslerinde yardımcı olmak için çalışmaya başladım. İşte ikinci kez konuya müdahil oluşum da bu şekilde oldu. Burada kaldığım bu kısa süre zarfında kreş ve etüt çocukları arasında yaptığım gözlemleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Eğitim konusu oldukça geniş bir konu. Bu konu ile ilgili paylaşımlarım devam edecek. Ama bu yazımda konuları çok da dağıtmayacağım. Önceliğim okul öncesi eğitimin önemi olacak.

Okul öncesi eğitimin amacı çocuklarda öğrenmeye ilgi uyandırmak ve çocuğun varolan yeteneklerini görünür kılmaktır. Çocuklar bu dönemde paylaşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi ve birlikte çalışmayı öğrenirler. Bu dönem, araştırmacılar için çocuğun yüksek öğrenme potansiyeline sahip olduğu bir dönem olarak görülür.

Okulöncesi eğitimin çocuk üzerindeki etkilerini inceleyen pek çok yabancı araştırmacı araştırmalarından şu verileri elde etmişlerdir: “İyi bir okulöncesi eğitim çocuğun sosyal becerilerini geliştirmektedir. Bazı durumlarda bu etki birkaç yıl sonra bile ayırdedici bir nitelik olarak gözlenebilmektedir. Eğer çocuğun ev ve okul dışı ortamı gelişmeyi olumlu yönde uyaracak bir nitelik taşımıyorsa, bu gibi çocuklarda okulöncesi programları dil ve zihin gelişiminde açık biçimde etkileyici olmaktadır.” 

3 yaşına kadar bir çocuğun beyni bir yetişkinden 2,5 kat fazla çalışır, 6 yaşına kadar bir profesörden 2 kat hızlıdır. Yapılan tüm uluslararası araştırmalar ve uygulanan testler göstermektedir ki 0-6 yaş grubunda, gelişim düzeyinde okul öncesi eğitimi almış çocukların, akademik programlarda eğitim almış olanlara göre 1. sınıf başarı düzeyleri daha yüksektir ve okuma yazmaya daha hızlı geçmektedirler. 12 yaşında IQ değerleri 5 puan daha yüksektir, 15 yaşında yetenek sınavlarında % 90 -100 arası başarı sağlarlar. % 65’i liseyi, % 45’i üniversiteyi sorunsuz kazanır ve bitirir. Yetişkin olduklarında dış dünyayla kolay ve sağlıklı iletişim kuran, sosyal insanlar olurlar. 

Okul öncesi eğitim neden gereklidir:

  • Çocukta zeka gelişiminin %70 lik kısmı 7 yaşına kadar tamamlanır ve öğrenme becerisi bu yaşlarda gelişir.
  • Çocuğun grup içine katılması, sağlıklı ilişkiler kurması, kültürel değerlerine sahip çıkması, sosyalleşmesi gibi olgular bu yaşlarda gelişir. 
  • Bu dönemdeki sapma ve olumsuzluklar çocuğun bütün yaşamını olumsuz yönde etkiler.
  • Farklı kültür ortamlarından ve ailelerden gelen çocuklar ortak bir yetişme ortamına okul öncesi eğitim kurumlarında ulaşır. Çocuk kendine güven duygusunu bu kurumlarda kazanmaya başlar.
  • Dilini doğru, yanlışsız ve güzel konuşma özelliğini bu yaşta öğrenir. Toplumu, çevreyi, evreni ve insan davranışlarını tanımaya başlar.
  • Nesneleri, eşya ve varlıkları, temel bir takım becerileri, davranışları, olumlulukları ve olumsuzlukları öğrenmeye başlama yaşı 4-6 yaşları arasındadır.


Tıp ve eğitim alanında yapılan araştırmalar ilk altı yaşın tüm gelişim alanları için önemini ortaya koymuştur. Bu bilinçle, gelişmiş ülkelerde okul öncesi eğitimden yararlanma oranı oldukça yüksektir ve bu alanda kalite ve verimin arttırılması için sürekli çalışmalar yapılmaktadır.

Yapılan pek çok araştırma gösteriyor ki ilkokula başlayacak bir çocuk belli bir hazır bulunuşluk düzeyine gelmeden yapılan başlangıçlar başarısızlıkla sonuçlanmakta ve bu durum hem çocuğu duygusal anlamda örselemekte, hem de bu başarısızlık duygusunu yaşadıktan sonra yapılacak çalışmaların etkinliği, başta alınacak önlemler kadar güçlü olamamaktadır.

Türkiye’de son yıllarda yapılan çalışmalarla okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılmasına hız verilmesine rağmen bu kurumlardan yararlanma oranının düşük olduğu görülmektedir. Türkiye’de, Okulöncesi eğitimden yararlanan çocuk oranı %39’dur (MEB 2010).  Doğal olarak bu eğitimden yararlanan ve yararlanmayan çocukların hazır bulunuşluk düzeylerinde farklılıklar oluşmaktadır.

Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ nde yapılan bir araştırmaya göre okulöncesi eğitimin ilköğretim birinci sınıf öğrencilerinin okula hazır bulunuşluk düzeylerine etkisi cinsiyet, anne ve baba öğrenim düzeyi değişkenlerine göre incelenmiş ve aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır:

  • Okul öncesi eğitim alan çocukların okula hazır bulunuşluk düzeyleri, okul öncesi eğitim almayan çocuklara göre daha yüksektir.
  • Okul öncesi eğitim alan ve almayan çocukların cinsiyete göre okula hazır bulunuşluk düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.
  • Anne ve babası lise ve yüksek öğrenimli olan çocukların okula hazır bulunuşluk düzeyleri, anne ve babası okur-yazar olmayan, okur-yazar ve ilköğretim mezunu olanlara göre daha yüksek bulunmuştur.

Şu an etüt sınıfımda ilkokula yeni başlayan bir minik öğrencim var. Onunla ders yapması keyifli olduğu kadar yorucu da. Çünkü sevgili öğrencim çok naif ve oldukça sessiz, uyumlu ve güzel ancak bu yaşına kadar babaanne ile büyümüş olan miniğim bırakın okuma yazmasını kalem tutmasını bile yeni öğreniyor. Sayıları görsel olarak tanımayı bırakın sayma konusunda bile oldukça zayıf. Görsel hafızası çok yetersiz. Dolayısı ile harfleri tanımakta zorlanıyor. Bir satır yukarıda yazan sözcüğü aşağıdaki satırda yeniden tanıması pek de olası olmuyor. Miniğim bu şartlar altında hem okumakta güçlük çekiyor hem de farkında olmadan okuma yazmaya karşı bir tavır içerisine giriyor. Onun için şu anda hamurla oynaması daha keyifli. Aynı kreş kısmındaki 2-3 yaş grup minikler için olduğu gibi… Oysaki kreşimizdeki 3 yaş ve üzeri miniklerimiz benim ilkokula giden naif öğrencimden çok daha gelişmiş bir hafızaya, sayma bilgisine ve kalem tutuş becerisine sahipler. Öğrencim kendini ifade etmekte onlardan çok daha yetersiz. İletişimde daha başarısız.

Anlaşılacağı gibi çocuğun alacağı okulöncesi eğitim çocuğu birey olma yolunda oldukça geliştirecek hem de ilkokula hazırlamış olacaktır.

İşte bu gözlemler bana okul öncesi eğitimin ne kadar önemli olduğunu birebir yaşayarak da tekrar kanıtlamış oldu. Böylece bu yazıyı paylaşma gereksinimim oluştu.

Sevgili anneler ve babalar;

Çalışmıyor olmanız çocuğunuza bu yetileri kazandırabilecek zamanınız olacağı anlamına gelmiyor. Elbette ebeveynler çocuk gelişimi ve eğitimi konusunda oldukça önemli bir yer alıyorlar. Bu kesinlikle yadsınamaz bir gerçek. Çocuk en temel ahlaki eğitimini aile de alıyor. Bu da zaten başka bir yazımın konusunu oluşturacak. Ancak okulöncesi kurumlarda aldıkları eğitimleri bu işte uzman kişilerce aldıklarını asla unutmamalısınız. Onlar hangi yaş grubuna ve hangi düzey çocuklara nasıl ve ne şekilde, ne eğitimi verilmesini biliyorlar. Lütfen onlara güvenelim. Yardım alalım…

Kaynak :

27 Kasım 2012 Salı

Masal Yolu


küçüklüğümün anısına...

Herkes bilir; her efsanede ufacık da olsa biraz gerçek payı vardır.

İlk kez bir dergide karşılaştığım bu yolculuğa hemen bu yaz çıkmalıyım diye düşünmüştüm…Çıkamadım…Yeni masallar okuyacağım minik bir bebeğim olacağını öğrendim. Karar verdim; bebeğime okuduğum masalların yolunu küçük kızımla gezeceğim. Ama ben gezmeden sizler bu yolu hemen keşfedin istedim. Bunun için de sizlere aşağıdaki yazıyı derledim…
Sizi bir yolculuğa çıkaracağım... Masalların yolculuğuna..Belki de bu yazıdan sonra gitmek için hemen hazırlıklara başlarsınız...

Grimm Kardeşlerin izinde masallar ülkesine seyahat

Almanya’nın en eski rotalarından biri olan ‘Masal Yolu’, Hanau’dan Bremen’e 70’in üzerinde şehir ve kasabayı birbirine bağlayan, muhteşem görüntüler eşliğinde kendi masalınızı yaşatacak bir rota. Masal yolu, çocukluğunda dinlediği masalları yerinde görmek isteyenlere ortaçağ kasabaları, büyülü kaleleri ve peri masallarındaki saraylarıyla ‘gerçek’ bir deneyim vaad ediyor. Bu 600 kilometrelik yol boyunca, karşınıza bir anda korkusuz Çizmeli Kedi çıkarsa, hapis olduğu kulesinde Rapunzel’i görürseniz ya da kulağınıza Fareli Köyün Kavalcısı’nın flütünün melodileri gelirse şaşırmayın.

Rotanın ilk durağı Hanau… Hanau, Almanya'nın Hessen eyaletine bağlı, bir şehridir.  Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşlerin 1785-1786 yıllarında doğup büyüdükleri şehir olan Hanau’da, Goldsmith Müzesi, Hanau hanedanlığından kalan tarihi mirası tüm güzelliği ve barok yapısıyla gözler önüne seren Phillipsruhe Şatosu ve Dünya’nın en büyük oyuncak bebek müzelerinden biri olan “oyuncak müzesi” görebileceğiniz yerler arasında…Konaklamada ise seçenek çok. Geceliği 53 € ile 497 € arasında değişen fiyatlarda oteller bulmak mümkün.

İkinci durak Steinau… Babaları Philipp Wilhelm Grimm’ in 1791 yılında Steinau’ ya memur olarak atanmasıyla Grimm kardeşlerin hayatında yeni bir dönem başlamış olur. Burada Grimm kardeşlerin büyüdükleri sonradan müzeleştirilen evi görmek mümkün. Ayrıca Kukla gösterilerinin yapıldığı Masal Tiyatrosunu da görmeden buradan ayrılmamak gerek. Steinau da konaklarken yakınlardaki Avrupa’nın en büyük volkanik bölgesi olan Hesse’nin kalbindeki Vogelsberg Doğal Parkı’nı da ziyaret edebilirsiniz. Yeşilin her tonunun keyfini çıkarabileceğiniz park,Hoherodskopf gölü, Niddastau gölü ve Niedermoser gölü ile yaz aylarında oldukça popüler yerler arasında. Konaklamada ise bu kasabada çok da fazla seçeneğimiz yok. Ancak önceden ayarlama ile ucuz ve temiz oteller bulmak mümkün.

Üçüncü durak Kırmızı Başlıklı Kız’ ın kasabası, Alsfeld. Alsfeld’ in birbirinden sevimli yarı-ahşap evleri, Kırmızı Başlıklı Kız’ın müzesi ve 1512 yılında inşaa edilmiş masal şatolarını andıran belediye binası masal diyarında olduğunuzu her an anımsatıyor size. Konaklama için de oldukça fazla seçenek bulmak mümkün. Bütçenize uygun otellere ufak bir tarama ile ulaşabilirsiniz.

Kırmızı Başlıklı Kız’ın dolaştığı ormanın ayak izlerini takip ederek Alsfeld kasabasının ardından üçüncü durak olan Marburg’a geçebilirsiniz. Marburg; Almanya'nın Hessen eyâletine bağlı Lahn nehrinin kenarına kurulmuş bir şehirdir. Frankfurt'un yaklaşık 100 kilometre kuzeyindedir. Ülkedeki oldukça eski bir geçmişe sahip en önemli öğrenci şehirlerinden biridir. Aynı zamanda Grimm kardeşlerin de eğitimlerini devam ettirdikleri, Almanya’da Romantizmin beşiği Marburg görmeden dönmeyeceğimiz kasabalar arasında yerini alıyor. Takdir edersiniz ki bir üniversite şehri olarak konaklamada da oldukça fazla seçenek bulmak mümkün.




Dördüncü durak olan Masal Yolu’nun baş şehri Kassel’ e doğru giderken yolunuzun üzerinde olan Homberg ve Fritzlar kasabalarını da gezme fırsatınız olacaktır. Grimm Kardeşlerin ekonomik zorluklardan ötürü babalarının ölümünden sonra teyzelerinin yanında tam 10 yıllarını geçirdikleri Kassel; Kathedrali ve Pazar yeri ile meşhurdur. Avrupa’nın en büyük barok parkı olan Kassel-Wilhelmshohe Parkını gezerken, Wilhelmshohe Sarayı ve bahçesinde 18. Yüzyıl başlarında yapılan Herkül heykelinin altında durup şelalelerin, havuzların, ormanın ve Kassel şehrinin görsel şölenini yaşayabilirsiniz.





Beşinci durak Uyuyan Güzel’in şatosu Sababurg’a gitmek üzere 800 yıllık Reinhards ormanı ile çevrelenmiş Fulda vadisinde gezebilirsiniz. Grimm kardeşlerin yıkık Sababurg şatosundan esinlenerek ‘Uyuyan Güzel’ masalını yazdıkların söylenir. Sababurg Parkında Avrupa bizonları, yaban öküzleri ve vahşi atları görme fırsatı bulabilirsiniz. Parkın çok yakınında Rapunzel masalının geçtiği Trendelburg Şatosu’nu gezmek de mümkün.

Bir sonraki durak, üç nehrin kesiştiği noktada yer alan Hannoversch Münden.  Eski bir su şehri burası…700 yıllık zengin dekore edilmiş yarı ahşap evler, 12 adet restore edilmiş kule, ortaçağdan kalma köprüler ve surları görebilirsiniz.

Yedinci Durak Külkedisi’ nin  kasabası Polle. Burada kısa bir moladan sonra Weser Nehri boyunca bir sonraki durak olan Fareli Köyün Kavalcısı’ nın kasabası Hameln’ e doğru yola çıkabilirsiniz. Yol üzerinde ünlü Munchhausen Baronu Jeronimus’ un (The Baron of Lies – Yalancı Baron) kasabasına da uğrayabilirsiniz. Hameln, birçoğu Rönesans döneminden kalma heybetli ahşap ve taş evleri ile örnek bir şekilde restore edilmiş tarihi bir şehir yapısına sahip. Eski Şehrin temsilci odak noktası Osterstraße ve at pazarı. Bunların arasında kafeleri, sevimli lokalleri, gürültülü bira bahçeleri ve küçük dükkanları ile sizi gezintiye ve alışverişe davet eden küçük çekici sokaklar bulunmakta. Her gün 9.35'te saat Hochzeitshaus'un Glockenspiel' i fareli köyün kavalcısının şarkısını çalar; 11.35'te ise bunu Weser şarkısı takip eder. Mayıs ve Eylül aylarının ortalarının arasında her pazar günü saat 12'de fareli köyün kavalcısı açık hava tiyatrosu gerçekleşmekte: tarihi kostümler içerisindeki yaklaşık 80 oyuncu çocukların Hameln' den götürülmesini canlandırmakta. 

Dokuzuncu durak Avrupa’nın en eski cumhuriyetlerinden biri olan Bremen. Şehrin tarihi 1.200 yıldan daha eskidir ve bu tarih özellikle Marktplatz'ın büyük Barok ve Rönesans yapılarında, Belediye Binasında, Roland Heykeli'nde, asil Patrik evlerinde ve Bremen' in geleneksel ticaret odası "Schütting"de hissedilebilir. En önemli turistik yerleri gezmek için bir şehir rehberine ihtiyacınız yok. Pirinç ve çelikten yapılmış 2.000 adet çivi sizi Liebfrauen-Kirchhof'tan Marktplatz'a, oradan da günümüzün kültür ve sanat merkezi ve Avrupa kültür tarihinin parlayan yıldızı olan el işçileri sokağı Böttcherstraße' ye getirir. Ziyaretçiler bu "çivi yolunda" Bremen Mızıkacıları'yla da karşılaşırlar. Grimm kardeşler tarafından Belediye Binası ve Roland kadar Berlin'in bir parçası haline getirilmiştir. Ayrıca bir Bremen geleneğine göre eşeğin bacaklarına dokunmak size şans getirecektir. Eğer doğru yaparsanız bir dileğiniz gerçek olur. Önemli olan eşeğin bacağını iki elinizle birden hafifçe okşamaktır. Bremen' lilere göre sadece bir elinizle okşarsanız iki eşek "iyi günler" der!

Masal Yolumuz burada son buluyor…Arzu ederseniz Almanya’nın liman şehri Hamburg’a geçebilirsiniz. Mükemmellerin şehri. Ve dünyanın en günahkar yolu Almanya'nın en büyük ikinci şehri, ziyaretçilerine nefis fırsatlar sunuyor; sanat ve kültürün en kalitelisi, dünya çapında başarı kazanmış müzikaller, muhteşem müzeler, sofistike ve eğlenceli bir tiyatro, opera, dünyanın en iyi bale topluluklarından biri, eşsiz bir gastronomi, özel alışveriş fırsatları, capcanlı bir gece yaşantısı ve 1200 yıldan daha yaşlı, görülmesi gereken yerler. Almanya’nın ikinci büyük kenti olan ve mimarisiyle hayranlık uyandıran Hamburg’ ta kesinlikle görülmesi gereken yerler arasında St. Michaelis Kilisesi, şehir merkezindeki dev liman, balık pazarı, Belediye Sarayı,  gece kulüpleri ve barların bulunduğu ünlü St. Pauli caddesi ve eski kent merkezi yer alıyor. 

Bu masal yolculuğu kendi başınıza planlayabileceğiniz gibi bir tur ile de böyle bir geziye katılabilirsiniz.
İlgilenenler 1 Mayıs – 1 Temmuz 2013 tarihleri arasında kardeşlerin doğum yeri olan Hanau’da Grimm Masalları Festivali’ni ziyaret edebilir veya çocukluklarının geçtiği Steinau’da kukla günlerine konuk olabilirler.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...